irden fazla dil bilen insanlar duygudan söz ederken bazen dil değiştirir, bunu hiç fark ettiniz mi? Bu bazen cümlenin ortasında, bazen konu ağırlaştığında, bazen de kişi farkına bile varmadan olur. Klinik literatürde bu geçiş uzun süre direnç başlığı altında okundu, kişinin ağır olandan kaçtığı ve ikinci dili bir tür kalkan olarak kullandığı düşünülüyordu, bu sayede kelimenin ana dilinde ifade ettiği tüm değişkenlerden de uzaklaştığı var sayıldı.
Dilden Dile Değişen Ağırlık
Mantıklı bir noktası var elbette ancak tüm motivasyonları açıklamıyor. Dewaele (2004) 75 farklı ana dilden 1039 çok dilliye bildikleri dillerdeki küfür ve tabu kelimelerin kendileri için aynı duygusal ağırlığa sahip olup olmadığını sormuş, beşli ölçekte puan istemiş. Çıkan tablo tahmin edileceği gibi, ana dilde ortalama 4.3, ikinci dilde 3.5, üçüncüde 2.8, dördüncü ve beşinci dillerde 2.4 civarında seyrediyor. Aradaki farklar dördüncü dile kadar istatistiksel olarak anlamlı, sonra düşüş duruyor.
Küfrün değişken olarak seçilmesi de çok anlaşılır çünkü anlamı iki dilde de bilinen ama his değeri farklı olabilen bir kelime türü. Ana dili Fince olan biri İngilizce küfürlerin ağzından kolayca çıktığını, ciddi bile hissettirmediğini ama çekiçle parmağına vurursa çıkacak sözcüğün kesinlikle Fince olacağını belirtmiş. Bir başka katılımcı öfkesini ikinci dili İtalyancada ifade etmeyi tercih ettiğini çünkü kelimelerin ağırlığını duymadığını, her şeyin kolayca döküldüğünü fakat bu yüzden de muhtemelen karşısındakini amaçladığından fazla incittiğini söylemiş.
Aynı ankette asıl dikkat çeken şey ise bu merdivenin kendisi değil onu neyin ürettiği; katılımcının yaşının da eğitim düzeyinin de bir etkisi çıkmıyor, belirleyici olan dilin sınıfta mı yoksa hayatın içinde mi öğrenildiği.
Bedenin Hatırladığı Dil
Kelimenin ağırlığı, ağır konuşmak veya büyük söz söylemek gibi deyişlerin olması boşuna değil çünkü bu gerçek manada ölçülebilen bir değişken. Harris, Ayçiçeği ve Gleason'ın 2003 tarihli araştırmasında otuz iki Türkçe–İngilizce iki dilli katılımcıyla çalışılmış ve katılımcılar on iki yaşından sonra İngilizce öğrenmiş, yirmili yaşlarında Amerika'ya gitmiş insanlar. Parmak uçlarına küçük elektrotlar takılmış ve deri iletkenliği ölçülmüş. Bunun nedeni şu: insan irkildiğinde ya da utandığında ter bezleri çok az miktarda çalışır, deri nemlenir ve elektriği daha iyi iletir, yani ölçülen şey kişinin bastırmak istese de bastıramayacağı bir tepki. Katılımcılara iki dilde de nötr, olumlu, itici kelimeler, küfürler ve çocukluk azarları verilmiş. Her kategoride İngilizce kelimeler de tepki üretse de Türkçe uyaranlar daha büyük tepki almış.
İki dil arasındaki en büyük fark küfürlerde beklense de çocukluk azarlarında çıkmış. Kullanılan cümleler “Kes sesini!”, “Yıkıl karşımdan!”, “Seni utanmaz!” gibi ifadeler ve deney sonrası görüşmede birkaç katılımcı bu cümleleri duyduklarında zihinlerinde aile üyelerinin sesini işittiklerini söylemiş. Yani bir kelimenin ağırlığı kelimenin kendisinden ziyade ilk kez kimin ağzından, hangi odada, ne olurken duyulduğu ile ilgili. “Seni utanmaz” kendi başına nerede duruyor tartışılabilir ama altı yaşındaki birinin, öfkeli bir yetişkinden korktuğu bir anda duyduğu haliyle başka bir boyut kazanıyor.
Javier ve Marcos'un (1989) çalışmasında belirli bir kelime rahatsız edici bir uyaranla eşleştiriliyor. Kişi bir süre sonra o kelimeyi duyduğunda uyaran gelmese bile tepki vermeye başlıyor. İlginç olan kısımsa bu tepkinin aynı dildeki yakın kelimelere de yayılması çünkü anlamca benzer kelimeler, hatta sesçe benzer kelimeler de tepki almaya başlıyor.
Kelimenin başka dildeki çevirisinin ise bir hükmü yok, utanç ile “shame” sözlükte karşılıkları aynı olsa da sinir sisteminde değil.
Terapi Odasında İki Dil
Madem bir kelimenin ağırlığı onu kimden, nerede duyduğumuzla ilgili, o zaman odada kimin dinlediği de meselenin bir parçası. Costa ve Dewaele (2014) yüz bir terapistle çalışmış, on sekizi tek dilli, seksen üçü iki ya da çok dilli. Katılımcılara yirmi yedi maddelik bir ölçek uygulanmış; maddeler çok dilli danışanlarla çalışırken kurulan ilişkiye, dil paylaşmanın avantajlarına ve risklerine dairmiş. Sonra bir tek dilli ve iki çok dilli terapistle ayrıntılı görüşmeler yapılmış. Terapistin danışanla kurduğu ilişkinin ne zaman terapötik bir kaynak ne zaman sınır ihlali riski olduğu meselesi konusunda tek dilli terapistler çok dilli meslektaşlarından anlamlı biçimde ayrılmış.
Çok dilli terapistlerden biri, danışanların kendisiyle ana dili İngilizce olan bir terapistle ya da tercüman aracılığıyla kuramayacakları bir tanıdıklık kurduklarını, seansın daha az gergin geçtiğini söylemiş. Bir diğeri yabancı olmanın ne demek olduğunu bildiğinden karşısındaki kişinin anlayıp anlamadığına daha dikkatli baktığını ifade etmiş. Görüşülen tek dilli terapist ise varsayımsızlığın önemine değinmiş, çünkü tercüman konuşurken ne söylendiğini anlamadığı o aralıkta, ortak dilde mümkün olmayan bir dikkatle yüz ifadesine bakabildiğini anlatmış.
Ana dili İngilizce olmayan bir terapist de danışanın annesi için kullandığı bir deyimin ne demek olduğunu sormuş ve bu sayede kelimenin içine yüklenmiş olan şeyi açmış. Kelimeyi zaten bilen bir terapist o soruyu sormazdı.