nsan, her şeyi silip süpüren düz akış karşısında hep bir çaresizlik hissetmiştir. Belki de sırf hıza direnebilmek, akışı yavaşlatabilmek için kendine yeni zamanlar icat etmek zorunda kalmıştır. Edebiyat, bu icatların en dirençlisidir. Hayat bizi durmaksızın ileriye, ne olduğu belirsiz bir yarına doğru fırlatırken; yazı geriye doğru bükülen, ânların içinde durup nefes alan, kendi üzerine katlanan başka bir takvim yaratıyor. Bir romana, bir hikâyeye baktığımızda orada öylece duran pasif bir geçmiş arşivi görmeyişimiz bu yüzdendir. Aksine, insan hafızasının kelimelerle yeniden üretildiği, hatta bilerek ve isteyerek eğilip büküldüğü canlı bir zemin vardır karşımızda. Yazı, zamanın katı yasalarına karşı ruhun çıkardığı o sessiz fakat derinden gelen ilk isyandır.
Palimpsest Olarak Bellek
Böyle bir alanda bellek, üzerine tek bir cümle yazılıp bırakılan pürüzsüz, beyaz bir kâğıt gibi çalışmıyor hiç. Eski çağların o parşömen kıtlığında, üzerindeki yazılar kazınıp tekrar doldurulan palimpsestlere (eski parşömenler) benziyor daha çok. Üstteki o en yeni, en taze satırın altından, siz ne kadar silerseniz silin eski kelimelerin hayaletleri sızıyor. Edebiyatı nefes darlığından kurtaran şey de tam olarak bu sızıntıdır zaten; o görünmez katmanların birbiriyle fısıldaşması. Bir karakter alelâde bir sokakta yürürken, ayak bastığı yer sadece bugünün sıcak asfaltı olamaz. O caddenin altından sızan kendi çocukluğunu, çoktan yıkılmış evlerin kokusunu, yarım kalmış eski bir aşkı ve o sokağın hafızasına kazınmış ortak kayıpları da solur içten içe. Mekân, hafızanın ete kemiğe büründüğü bir kaba dönüşürken, yazar da bu katmanları acele etmeden, sabırla soymaya başlar, bize zamanın dikey derinliğini gösterir. Edebiyatta hatırlamak bir nevi arkeolojidir çünkü insan kendi ruhunun dip katmanlarına doğru indikçe asıl damarı buluyor.
Funes'in Laneti: Unutmanın Gerekliliği
Tabii mekânla mühürlenen bu hafıza kazısı, insanı ister istemez madalyonun tekinsiz yüzüne, unutuşun doğasına fırlatıyor. Belleğin baş düşmanı gibi görülen unutmak, aslında anlatı sanatının elindeki en büyük imkândır. Kusursuz, hiçbir şeyi atlamayan hafıza, edebiyatı daha doğmadan boğardı. Borges'in o tuhaf karakteri Funes geliyor akla. Hayatındaki her saliseyi, gökyüzündeki bir bulutun aldığı ânlık şekli, tek bir yaprağın kıpırtısını bile unutamayan o trajik adam. Bu mutlak hafıza, Funes'i felç ediyordu çünkü düşünemiyor, genelleme yapamaz hâle geliyor ve hepsinden öte, bir hikâye anlatamıyordu. Edebiyat tam da bu yüzden hatırlananlar kadar unutulanların, yani bilinçli bırakılan o boşlukların sanatıdır. Anlatının gücü, altını çizerek neyi söylediğinde değil, neleri büyük bir maharetle sustuğunda gizlidir. Hafızanın hangi yırtıklarından içeri sızmamıza izin veriyor, asıl mesele orada. Modern metinlerdeki o bilinç akışları, darmadağınık zaman sıçramaları aslında insan zihninin seçici ve kırılgan yapısını taklit etme çabasından başka bir şey değildir. Yazar, resmî tarihin unutturmak istediği silik izleri buluyor ve kurmacanın esnekliğiyle oraya yeni bir nefes üflüyor.
Metinler Arası Bir Hafıza
Dehlizlerde biraz daha yürüyünce fark ediyorsunuz; bellekler arası olmak sadece yaşayan zihinlerin çarpışması demek değildir. Metinlerin de kendilerine ait zamansız bir belleği var. Bugün bir masada oturup yazdığımız tek bir cümle, yüzyıllar önce kaleme alınmış bir destanın ya da çoktan unutulmuş bir şiirin uzak yankısını taşıyor koynunda. Kelimeler bu dünyaya çıplak gelmiyor. Arkalarında asırların biriktirdiği kültürel tortular var. Kalemi eline alan her yazar, dilde biriken o kolektif belleği usulca uyandırıyor. Metinler arası denen o kuramsal mucize de budur zaten; edebiyatın kendi geçmişine dönüp bakması, eski anlatıları bugünün bilinciyle yeniden hatırlama gayreti. Her özgün eser, edebiyat tarihinin sonsuz hafıza sarayında açılan yeni bir odadır. Üstelik kapıları her zaman diğer zamanlara, diğer metinlere açıktır.
Edebiyat, insanın unutuşun o kapkara, derin sularına bıraktığı birer işaret fişeğidir. Zamanın akışına, o mutlak yok oluşa karşı atılmış en insânî düğüm belki de yazıdır. Bizler anılarımızı felsefî bir düzlemde anlatarak yeniden üretebildiğimiz sürece kalıcı bir bilince dönüşebiliriz. Tarih bize hep aynı şeyi fısıldıyor:
Toplumlar unuttuklarında değil, kendi hikâyelerini anlatacak özgün kelimeleri ve o kelimelerin taşıdığı hafızayı kaybettiklerinde gerçekten zamana yenik düşüyorlar…