892 yılında yayımlanan The Yellow Wallpaper, ilk bakışta sıradan bir kadının yavaş yavaş akıl sağlığını yitirişini anlatan bir hikâye gibi görünse de, aslında bir dönem eleştirisidir. Bana kalırsa yalnızca kendi döneminin değil, bugünün de eleştirisi olarak okunmalıdır. Bu kısa hikâye, sesini duyuramayan, boğulan bir kadının; doğallaştırılan, kadın kimliğine ait kılınarak küçümsenen ve dikkate alınmayan sözümona histerisi üzerinedir.
Her ne kadar Gilman, kendi döneminin üst-orta sınıf yaşam koşullarının trajedisini yazmış olsa da, kadın bedenine ait kılınan histeri; bugüne uzanan, cinsiyetlendirilmiş duygu, düşünce ve davranışların “aşırı” görülerek dizginlenmesi ve hizaya getirilmesi açısından hâlâ önemini koruyan bir mesele olarak karşımıza çıkar.
Gilman'ın hayat öyküsünden izler taşıyan bu hikâye, aradan geçen onca zamana rağmen özellikle kadınların hislerinin ve kendilerini ifade etme biçimlerinin hâlâ “aşırı” görülmesini akla getirir. Bu tür yaşanmışlıklar aslında yalnızca kadınların değil; çeperde bırakılan tüm bedenlerin ve deneyimlerin ayrıştırılması ve yadsınmasını, bunun ne kadar muntazam işleyen bir mekanizma olduğunu gösterir.
Dişi insan bedenine, biyolojisinden, rahminden kaynaklandığı iddia edilen duygusal bir kötü şöhret bahşedilir; histeri onun varoluşunun ayrılmaz bir parçası hâline getirilir. Yani normatif kadınlık tanımı, daha en başından histeriyi içerir hâle gelir.
Bu mekanizma öyle zamansız ve kolay işler ki hem kadının duygu ve düşünceleri dikkate alınamayacak kadar gerçek dışı sayılır, hem de bunlar onun kimliğinin ayrılmaz bir parçası hâline getirilir. Böylece kadınların sürekli kontrol edilmesine, akıl-duygu ikiliğinin kurulmasına, kadının akıl değil duygu ile özdeşleştirilmesine, hizaya getirilmesine ve aşırılıklarının törpülenmesine bir gerekçe daha üretilmiş olur.
Deli kadınların, ya da delirmeyi başarabilmiş kadınların ortak noktası ise sistemin, geleneğin ya da otoritenin uygun gördüğü kadınlık tanımının dışında kalmalarıyla başlayan bir sürecin içinden geçmeleridir. Örneğin entelektüel üretim yapmak istemeleri, çocuk sahibi olmak istememeleri, duygularını coşkuyla ifade etmeleri ya da hiç ifade etmemeleri, cinsel isteklerinin çok fazla ya da hiç olmaması, bedenlerini özgürce hareket ettirmeleri, yüksek sesle konuşabilmeleri, kahkaha ya da çığlık atabilmeleri... Örnekler çoğaltılabilir. Sonunda hepsinin ortak noktası, kendilerinden beklendiği biçimde kadınlık sergilememeleri, normatif bilgi dolaşımını tehdit etmeleri ve ifade ile eylemlerinde “aşırılık” sergileyerek aile içinde, kurum içinde ve düzen içinde bir tehdit hâline gelmeleridir.
Zaman zaman deliliğine inanan ya da buna inandırılan insanlarla karşılaşırız. Çoğunluğu kadındır. Elbette erkek deliler de vardır; ancak anlatılarda onlar çoğunlukla varoluşsal kaygılarının, ilahiliğin ya da çok düşünmenin etkisiyle uç noktalara sürüklenirler. Kadınlar ise neredeyse her zaman doğalarının, dizginlenemez duygularının ve aşırılıklarının etkisiyle delirtilirler. Bu delirme bazen normatif olmayan bir yaşam sürme isteğiyle, bazen de eşitsizliğin temsilcisi olan bir otorite figürünün kadını sistemli biçimde duygusal bir bozukluğu olduğuna ve sağlıklı düşünemediğine inandırmasıyla pekiştirilir. Bu figür bazen bir eş ya da aile üyesi, bazen bir doktor, bazen de bir yaşam biçimi veya kurumdur.
Hisleri ve söylemek istedikleri içine sıkıştırılmış, gözyaşlarının ortaya çıkışıyla histerikleştirilmiş ve zamanla bunun kimliğinin bir parçası olduğuna inandırılmış biri olarak, Gilman'ın ve diğer deli kadınların hikâyesini anlatmayı; bu deliliğe saygı duruşunda bulunmayı ve bunu sistem içindeki direnişimizin bir parçası hâline getirmeyi amaçlıyorum.
Gilman'ın otobiyografik öğeler taşıyan bu kısa hikâyesine birlikte bakalım.
Hikâyeye Bakış
Anlatıcımız, doğum sonrası ağır bir depresyon geçiren ve kendisine doktor olan eşi tarafından “dinlenme tedavisi” uygulanan bir yazardır. Dinlenme tedavisi, o dönemde neredeyse her zaman histeri teşhisi konulan kadınlara uygulanan, zihnin hiçbir yorucu ya da uyarıcı etkinlikte bulunmadan, hiçbir şey yapmadan dinlenmesini uygun gören bir tedavi süreci olarak özetlenebilir.
Anlatıcı, kocası ve aynı zamanda doktoru olan John'la birlikte yazı geçirmek ve dinlenmek için bir yazlık eve gelir. Evin tekinsiz ve can sıkıcı atmosferinin onda yarattığı huzursuzluğu dile getirmesi, eşi tarafından histerisinin bir parçası olarak görülür. Bu ev ona iyi gelecektir; kendisi kabul etse de etmese de.
Üst kattaki çocuk odası, eşinin uygun gördüğü şekilde yatak odası olarak tahsis edilir. Bu oda, kendine has kokusu, yapışkan ve kirli sarı duvar kâğıtları, pencerelerindeki demir parmaklıklarıyla anlatıcımızda derin bir rahatsızlık hissi uyandırır. Hikâye boyunca bu odada kalmak istemediğini söyler; ancak bu isteği kocası tarafından sürekli reddedilir. Bu istek çocukçadır. Odanın bir sorunu yoktur. Anlatıcımız, birçoğumuzun da hisleri hakkında duymaya alışık olduğu gibi, her şeyi kafasında büyütmektedir.
Bu “dinlenme” süreci boyunca John'un ona küçük bir kız çocuğu gibi davranması ve o şekilde hitap etmesi dikkat çeker. Kocasının “bilge” kişiliğinden ironik bir dille söz eden anlatıcımızın korkularının, batıl inançlarının ve isteklerinin alaycı bir tebessümle karşılandığını görürüz. John, eşini tıpkı küçük bir çocuğun yersiz korkularını ve isteklerini dinler gibi dinlemektedir.
Bir erkek, bir doktor ve bir koca olarak John, anlatıcımızın bedenini ve nasıl hissettiğini ondan daha iyi bildiğine inanır; onun nasıl hissetmesi gerektiğine, yine onun iyiliği adına karar verir. Çünkü anlatıcımızın, kadınlığıyla birlikte var olduğu düşünülen histerisi nedeniyle, bedeni ve düşünceleri üzerine güvenilir bir anlatı sunması beklenmez. Onun yerine bunu üzerinde çifte otorite sahibi olan kocası yapmalıdır. Konu doğum sonrası depresyon olsa bile.
Bir yandan da nasıl hissettiğini ifade etmeye çalışan anlatıcımızın, kendisini kendisinden daha iyi bildiğini iddia eden; rasyonel, duygularına kapılmayan bir otorite karşısında giderek bocaladığını görürüz:
"Ona burada gerçekten toparlanamadığımı ve beni buradan götürmesini dilediğimi söyledim. ‘Neden, sevgilim!’ dedi. ‘Kira sözleşmemiz üç hafta sonra dolacak ve daha önce buradan nasıl ayrılabiliriz bilemiyorum. Evdeki tadilatlar henüz bitmedi ve şu anda şehirden ayrılmam imkânsız. Elbette herhangi bir tehlike altında olsaydın bunu yapabilirdim ve yapardım da ama sen, fark etsen de etmesen de, gerçekten daha iyisin hayatım. Ben bir doktorum, canım, bunu biliyorum. Kilo alıyorsun, rengin yerine geliyor ve iştahın daha iyi. Senin durumunla ilgili içim artık çok daha rahat.’ (1899, s. 30)"
Anlatıcımız ise eşinin gösterdiği ilgiye ve emeğe karşılık veremediği, iyileşemediği, belki de huysuz bir çocuk gibi davrandığı için kendini nankör hissetmektedir:
"Günün her bir saati için planlanmış bir reçetem var; üzerimdeki tüm yükü o alıyor, bu yüzden bunun değerini daha fazla bilmediğim için büyük bir nankörlük ettiğimi hissediyorum. (1899, s. 6)"
Duygularının yersizliğini sürekli ona kanıtlayan bu otorite karşısında anlatıcımız, hem yetersizliğin hem de histerikliğinin yükünü omuzlarına alır. Artık önünde iki yol vardır: Ya otoriteyi kabul ederek bu yükü taşıyacak ya da deliliğine sahip çıkıp kadınlık beklentilerini alaşağı ederek ondan kurtulacaktır.
Duvar Kâğıdının İçindeki Kadın
İronik bir şekilde anlatıcımız, dış dünyayla bağlantısının kesildiği, zihninin ve bedeninin iyileştirilmesi amacıyla adeta esir alındığı bu odada, en çok korktuğu ve tiksindiği şeyden, yani duvar kâğıdından kurtularak özgürleşir. Beklenmeyeni yapar. Delirir.
Sarı, pis ve kışkırtıcı duvar kâğıdının içinde esir kalan hayali bir kadını, belki de kadınları özgür bırakmak, bir süre sonra anlatıcımızın tek amacı hâline gelir. Özgürleşmenin yolu, etrafını saran, onu rahat bırakmayan, ona dehşet veren, canlılığını söndüren ve durmadan kendini tekrar eden o deseni yırtıp atmaktan geçmektedir.
Bir süre sonra anlatıcımız, duvarın desenlerinde var ettiği kadının yavaş yavaş ve sessizce, evin diğer üyelerine fark ettirmeden hareket ettiğini fark eder. Duvar kâğıdındaki kadın hareket ettikçe anlatıcımız da hareketlenir. Kafasında, odasının kirli sarı duvarının içine hapsedilmiş o kadını kurtarmanın planlarını yapar. O duvar kağıdını yok edecektir. O kadını özgürlüğüne kavuşturacaktır.
Öte yandan bütün bunları bize, gizlice tuttuğu günlük aracılığıyla anlattığını fark ederiz. Yazması, zihnini yoracağı gerekçesiyle doktoru ve aynı zamanda kocası tarafından kesin biçimde yasaklanmıştır. Buna rağmen yazmaya devam eder. Hikâye boyunca yazmak, onun için yalnızca düşüncelerini kaydetmenin değil, kendi gerçekliğini koruyabilmenin de bir yolu hâline gelir.
Desenleri takip eder. Duvardaki kadının sessiz ilerleyişini izler. Ona yol açar, onunla birlikte odada dolaşır. Sarı duvar kâğıdının değdiği kıyafetleri, o iç karartıcı kirli sarı renge bulanır. Kadının varlığında ve hareketinde bir enerji bulur. Artık bekleyeceği, uğraşacağı bir işi vardır; kimsenin dokunamayacağı ve ondan başka kimsenin bulamayacağı bir iş. Gece gündüz odasında kadını izler, duvar kâğıdını yavaş yavaş sökmeye başlar.
Evlerine dönecekleri gece ise bu işi tamamlamaya, kadını özgür bırakmaya karar verir. Odadaki eşyalar boşaltıldıktan sonra zemine çivilenmiş karyolada, boş odada dinlenmek istediğini söyler. Ardından kapıyı kilitler ve anahtarı pencereden dışarı fırlatır.
Sökmeye çalıştığı duvar kâğıdı ve üzerindeki bütün o korkunç yüzler üzerine yapışır. Öfkeden deliye dönen anlatıcımız, aşağı atlamasının kimseyi şaşırtmayacağına karar verir. Pencerenin demirlerini sökmesi mümkün değildir. Üstelik dışarıda, yeşil zeminin üzerinde sürünen bir sürü kadın vardır. O ise burada kalacaktır. John'u şaşırtacaktır.
Bu noktada anlatıcımızın, duvarın içindeki kadınla birleştiğini anlamaya başlarız. Artık kurtardığı kadın olmuştur. Ona uygun görülen bu sevimsiz odada, özgürlüğünün tadını çıkararak gönlünce sürünmeye başlar. John kapıyı dehşet içinde açtığında ise, parçalanmış sarı duvar kâğıdının izleri arasında hareket etmeyi sürdürür:
"Aynı şekilde sürünmeye devam ettim ama omzumun üzerinden ona baktım. ‘Sonunda çıktım,’ dedim, ‘sana ve Jane’e rağmen! Üstelik kâğıdın çoğunu da söktüm, o yüzden beni tekrar oraya kapatamazsın!’ (1899, s. 55)"
Onu yerde umursamazca ilerlerken gören eşi bayılır. Anlatıcımız ise sessiz yürüyüşüne, her seferinde onun üzerinden geçerek devam eder. Artık bir eş, bir anne ya da saygın bir adamın karısı olmanın bağlayıcılığıyla hareket etmez. Deliliğinin açtığı özgürlük alanında sürünmektedir.
Hikâye burada sona erer. Anlatıcımızın akıbetini öğrenemeyiz. Tavan arasına kapatılan diğer deli kadınların mı, toplumun normlarının dışına itilen “köpekli kadınların” mı kaderini paylaşmıştır; bunu bilemeyiz.
Bildiğimiz tek şey şudur: Geleneksel eril bakışın idealize edemediği, deliliğine sahip çıkan kadınların hikâyeleri anlatılmaya devam etmeyi hak ediyor. Ben de bu seride onların hikâyelerini araştırmaya devam edeceğim.
Not: Anlatıdaki çeviriler bana aittir, kitabın Türkçe çevirisi de bulunmaktadır.
Kaynakça
Gilman, C. P. (1899). The Yellow Wallpaper. Small, Maynard & Company.