Sylvia Plath'ın Sırça Fanus adlı romanının kapağı
Felsefe

Sylvia Plath – Sırça Fanus Üzerine

Simge Zeynep Deniz  ·  21 Ağustos 2026  ·  10 dk okuma

Çünkü nerede olursam olayım - bir gemi güvertesinde, Paris'te bir sokak kafesinde ya da Bangkok'ta - hep aynı sırça fanusun içinde kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım. (s. 194)

ıllardan beri Sylvia Plath'ın adına aşina olsam da kitapları sanki bana hep “zamanı var” dedi. Daha derinden hissedebileceğim bir zamanı var. Hayatımın bu döneminde Sırça Fanus'u okuduğumda Esther'in içinden çıkamadığı o fanusu kendi içimdeki akvaryuma benzettim.

Ben de derim hep, kafam bir akvaryumun içinde gibi. Bedenimi hissetmiyorum. İnsanları duyuyorum, insanlara bakıyorum, hiçbir şey algılamıyorum. Onları anlamıyorum. Bazen kendiliğinden akvaryumun içinde uyanıyorum, günüm orada geçiyor, kafamda bir basınç var. Ne olduğunu, neden olduğunu anlamıyorum. Diğer insanlar ise nasıl da emin kendinden.

Okurken fark ettim ki Esther'in çıkmazları sadece Esther'in çıkmazları değil; Sylvia'nın da çıkmazları, benim de çıkmazlarım. Esther'in dünyasına, kendi geçmişine ve hırslarına olan aidiyetsizliği, benim de içinde hapsolduğum fanus.

Esther'in zihinsel süreçleri, hastane deneyimleri, hayal kırıklıkları, içinde bulunduğu ikilemler bundan 60 yıl önce benim de deneyimlerim. Sylvia'nın deneyimleri. Bizim deneyimlerimiz.

İnsanı uyandığı dakikadan itibaren yoran, onu yaşadığı bedenden, o bedenin deneyiminden ayıran, aradan yıllar geçse de az çok aynı kalan soruları, kaygıları var. Dünyanın ikiye bölündüğü, hiçbir şeye ait olamadığı, hiçbir yerde kök salamadığı anlar var.

Belki de Esther de benim gibi modern dünyanın beklentilerini hiçbir zaman paylaşmadı; paylaşmadığını onlarla karşı karşıya gelene dek fark etmedi. Belki de onlara uyum sağlamaya çalıştı. Uzaklaştığında, yaşama karıştığında dünyanın bambaşka beklentileri olduğunu, kendisinin ise yetersiz, deneyimsiz, hiçbir şeysiz ortada kaldığını hissetti.

Ben de okurken Esther'in sırça fanusunu onunla paylaştım. Sırça Fanus'u okudukça içimde derinlerde bir şeyin hatırlandığını, paylaşıldığını hissettim belki de. Bazen can yakan hikâyeler okuyucusuna bir ferahlık da verir. Yalnız olmadığını, herkesin kendi hayatı içinde düşe kalka yaşamayı öğrendiğini gösterir.

İsyan eden, delirdiği söylenen kadınlarda kendimi bulurum. Onların kaygılarını, boşluğunu paylaşırım. İfade edemediğim bir ferahlık kaplar içimi, çünkü yalnız değilim.

Sylvia Plath'ın kendi yaşamının zorlu zihinsel deneyimini bize hissettirdiği Sırça Fanus, Plath yaşama veda etmeden hemen önce, 1963 yılında basıldı.

Kitap, hayatı boyunca küçük dünyasında başarıdan başarıya koşan 19 yaşındaki bir genç kızın, Esther'in, hayatıyla ne yapacağını, kim olduğunu bilememesi; deneyimlerinin hayatın gerçekleriyle örtüşmemesi sonucunda yaşadığı ikilemlerden her yolu deneyerek kurtulmaya çalışmasını anlatır. Düşünüyorum da Plath, belki de Esther'i kendisi için yaşattı.

Hikâyeye Yakından Bakış

Esther'in hayatında her şey ikilem içindedir.

Okulda başarılıdır ama New York'ta kazandığı bir aylık stajında ise hırssızdır. Tutkuları yavaş yavaş yok olur. Ne için didindiğini hatırlayamaz. Yaşam önünde belirsiz olasılıklarla uzanır. Bir karar vermek zorunda mıdır, bir şey olmalı mıdır?

Yaşamımın, öyküdeki incir ağacı gibi önümde dallanıp budaklandığını görüyordum. Her ağacın ucunda tombul, mor bir incir gibi eşsiz bir gelecek beni çağırıyor, bana göz kırpıyordu. İncirlerden biri eş, mutlu bir yuva ve çocuklardı; bir başkası ünlü bir şair, öteki parlak bir profesör, biri şaşırtıcı editör Ee Gee, öbürü Avrupa, Afrika ve Güney Amerika, biri Constantin, Socrates, Atilla ve garip adları, değişik meslekleri olan bir yığın âşık, bir başkasıysa olimpiyat şampiyonu bir kadındı, ve bu incirlerin üzerinde ve ötesinde, ne olduklarını pek çıkaramadığım bir sürü incir daha vardı. Kendimi dalların çatallandığı noktada otururken görüyordum, incirlerden hangisini seçeceğime bir türlü karar veremediğim için açlıktan ölüyordum. (s. 83-84)

Her genç kız gibi, çocukluğundan itibaren belirli davranış normları toplum tarafından Esther'e yüklenmiştir. Bekâretini sırtında bir yük gibi görür, onu deneyimler yaşamaktan alıkoyar. Evlenmeyi, çocuk sahibi olmayı, bir erkeğe hizmet etmeyi aklından bile geçirmez; oysa kaldığı kadınlar otelindeki kızların çoğu bunu istemektedir. Bunun için zayıf kalmakta, kendilerini aç bırakmaktadırlar. Esther ise bulabildiği, daha önce görmediği her şeyi büyük bir iştahla yer. Onlar gibi olmayacaktır. O, deneyimleyebildiği kadar çok şey deneyimleyecektir.

İçinde büyüyen ahlaki ikilem öyle bir noktaya varmıştır ki gece dışarı çıkarken, erkeklerle buluşurken adını, geçmişini, öğrendiği ahlaki normlara onu bağlayan her şeyi değiştirir.

Yaşamındaki bu ikilemi birbirine zıt iki arkadaş seçiminde görürüz: Doreen ve Betsy, Esther'in iki zıt kutbunu temsil eder gibidir. Doreen, gözü kara, hayatın deneyimlerine kendini açmış, toplumsal normları reddeden tarafına seslenir Esther'in. Betsy ise içindeki yumuşak, uyumlu, beklentileri dizginlenmiş aile kızını temsil eder. Esther, otelde kaldığı süre boyunca ne Betsy ne Doreen olabilir. Daha doğrusu, ikisinin rolünü de doğru düzgün oynayamadığını fark eder:

Doreen gittikten sonra yapmam gereken şeyleri neden yapamadığımı düşündüm. Yorgun ve üzgün hissettim kendimi. Sonra neden yapmamam gereken şeyleri de Doreen gibi yapamadığımı düşündüm ve kendimi daha da yorgun ve üzgün hissettim. (s. 39)

Ne Betsy ve arkadaşlarının sadık ve sıcak arkadaşlıkları tatmin eder onu ne de Doreen'in uçarılıkları. Günlerini gittikçe yalnızlaşarak, onlar için düzenlenen aktivitelerden kaçarak geçirmeye başlar. Bu sırada staj yaptığı derginin editörünün de beklentilerini karşılayamamıştır. “Ne yapmak istiyorsun?” sorusuna hayatında ilk defa tam bir dürüstlükle “bilmiyorum” yanıtını vermiştir. Hayatındaki bütün değerler sallantıdayken, kabul beklediği yaratıcı yazarlık dersinden reddedilir. Tüm bir yaz ne yapacağını bulmaya çalışır.

Esther yavaş yavaş hayatın onu yüzüstü bıraktığını düşünür. Senelerce çalışmak, ödüller almak, kazandığı burslar ve stajlar yavaş yavaş anlamını yitirmeye başlar. Önceden küçümsediği yüksek okullara bile şu anki bilgisiyle kabul edilmeyeceğini düşünür. Rahibe bile olmakta yetersiz olacağını dehşetle fark eder.

Tüm bu rahatsız edici düşünceler zihninde bir düğüme dönüşür. Esther uzun bir süre uyuyamaz, okuyamamaya, yazamamaya başlar. Hayatını inşa edeceğini düşündüğü her şey ortadan kaybolmaktadır.

Ayaklarının önüne serildiğine inandığı birçok seçenek aslında ona açık bile değildir.

Eğer iki karşıt şeyi aynı anda istemek nevrotiklikse ben tepeden tırnağa nevrotiğim. Hayatımın geri kalan kısmını karşıt şeylerin birinden öbürüne uçmakla geçireceğim. (s. 101)

Esther kim olduğunu tanıyamaz, aynada ona bakan yabancı gözler görür. Kendisini öldürmeye niyetlendiğinde bedeninin ona karşı çıktığını, ona komplo kurduğunu, onu engellediğini fark eder. Diğer yandan, asıl öldürmek istediğinin bu soluk ve savunmasız ten değil, çok daha derinlerde bir şey olduğunu fark eder:

Sanki öldürmek istediğim şey o derinin altında ya da başparmağımın altında atan o ince mavi damarda değil, başka bir yerde, daha derinde, daha gizli, ve ulaşması çok daha güç bir yerdeydi. (s. 156)

Esther'i bu şekilde boğan, kendini bulma imkânı vermeyen bu şey ne olabilir?

Bence sorun, Esther'e hiçbir zaman kendisiyle tanışma fırsatının verilmemiş olması. Kendisi olamadığından haberi bile olmaması. Modern toplumun beklentilerinin üzerine hayal olarak yapıştırılması; yürünebilecek hazır patikaların sorgusuz sualsiz kabul edilmesi. Başarının, mutluluğun bir insanlık ideali olarak sunulması. Kadınlara sunulan o değişmez patikadan kaçarken, bambaşka bir patikada kaybolması.

İşler beklenildiği gibi gitmezse ne olur, dahası kim oluruz? Patikada kayboluşun adı delirmek midir? İyileşmek ise tekrar bu yükleri sırtımızda taşımaya başlamamızdan mı ibarettir?

Esther bu durumunu sırça fanusun içinde olmaya benzetir. Yaşamda kendine yer bulamadığını, bedeni ile ilişkisini azaltarak kendini bir şekilde uzaklaştırdığını hissederiz. Evet, elektroşok uygulamaları ile Esther o fanusun içinden çıkar, ama ne kadar bir süreliğine? Bunu kendisi de bilemez. Fanus, içine fırlatıldığı, değerlerini benimsemediği, hiçbir zaman yeterli hissedemediği modern dünyada onun için keyifsiz bir sığınak olarak kalır.

Ama emin değildim. Hiç ama hiç emin değildim. Bir gün bir yerde - okulda, Avrupa'da, herhangi bir yerde - o boğucu çarpıtmalarıyla sırça fanusun yeniden üzerime inmeyeceğini nasıl bilebilirdim? (s. 251)

Esther okula dönmek üzere hastaneden çıkış mülakatına girer, sonrasında neler olduğunu ise bilemeyiz. Patikasını bulmuş mudur?

Kaynakça

Plath, S. (2026). Sırça fanus (H. Saraç, Çev.). Kırmızı Kedi Yayınları.

Simge Zeynep Deniz

Yazar

Simge Zeynep Deniz

Boğaziçi Üniversitesi Felsefe mezunu, Bilkent Üniversitesi'nde felsefe yüksek lisansını tamamladı; Ankara Üniversitesi'nde doktorasını sürdürüyor.

Simge'nin tüm yazıları →