Sur” öyküsü benim için kadının tarihteki sessizliğini değil; kendi içinde, kendi yöresinde kurabildiği alternatif direniş alanlarını temsil ediyor. Sömürgeci, fetheden, sınırlar çizen ve tahakküm ilişkisi üzerinden yürüyen o yıkıcı geleneğin belki sessiz fakat son derece köklü bir reddi olarak anıyorum onu.
Ursula K. Le Guin, bilgi ve deneyimle yıkıcı ya da ayrıştırıcı olmayan bir bağ kurar. Bu öyküde bilmek; karşıdakini nesneleştiren bir eylemden ziyade, bir “şahit olma” haline evrilir. Bir grup kadın, Güney Kutbunun ihtişamına tüm insanlık adına şahitlik eder. Onu incitmeden, kirletmeden ve ona sahip çıkma kibrine kapılmadan geri döner. Bayrak dikmeye, “buraya ilk ben geldim” diye haykırmaya gerek duymazlar. Bunun ne anlamı vardır ki? Belki de bu anlatı, bizim küçük hayatlarımızdaki başarı, bilinme ve ele geçirme tutkularımıza çatlak bir kapı aralar: Günün sonunda, sahiden bir şeyi “elde etmek” nedir?
Tarihin yalnızca kazananları ve cesurları yazdığı söylenir. Tahmin edilebileceği gibi bu “cesur kazananlar”; savaşan, mülk edinen, temellük eden, gerektiğinde yakan ve yıkanlardır. Tarih yazımında yalnızca işgalleri, yıkımları ve fetihleri görmemiz tesadüf değildir. Durum doğa bilimlerinde de farklı işlemez. Aydınlanmacı akılda doğa, her zaman keşfedilecek, bilinecek, sınıflandırılacak ve yeniden şekillendirilecek bir metadır; bilim ve teknoloji eliyle ehlileştirilmesi, aşılması gereken bir nesneye indirgenir.
Coğrafi keşifler ise bu zapt etme anlatısının en görkemli sahnesidir: “bakir” toprak fethedilmeli, ona sahip olunmalıdır. Norveçli Amundsen ile Britanyalı Scott'ın Güney Kutbuna ilk ulaşan olmak için giriştikleri yarış, Batılı fetih aklının en bilinen örneklerinden biridir. 1911 yılında Amundsen'in ayak basmasıyla resmileşen bu keşif tarihine Le Guin alternatif bir patika açar: Ya Güney Kutbunun o bilinmeyen, karanlık köşeleri, Amundsen'in hırslı adımlarından hemen önce bir grup Latin Amerikalı kadın tarafından ellerinde sıcak çikolatalarla geçildiyse? Ve sırf o kadınlar büyük kâşifin gururu incinmesin diye geride kalan tüm ayak izlerini sildilerse?
Le Guin'in “Sur” öyküsü tam da böylesi bir kurmaca karşı-tarih yazımı kurar. Yalnızca keşfetmenin ve deneyimlemenin çekimine kapılan bir grup kadın, mürettebat ve kaptan eşliğinde Güney Kutbuna doğru yola çıkar. Aralarında tek bir lider, buyurgan bir hiyerarşi yoktur. Kıyıya vardıklarında, kendilerinden önceki erkek kâşiflerin geride bıraktığı derme çatma barınağın, öldürülmüş hayvanların ve köpek dışkılarının ortasında bulurlar kendilerini. Şüphesiz bir tipi yüzünden aceleyle ayrılmışlardır, fakat misafir oldukları bu coğrafyaya böylesine hoyratça yaklaşmaları, eril egonun “ben buradaydım” deme telaşı kadınlara yabancı ve tuhaf gelir. Büyük adamlar iz bırakır ve o iz, arkasında hep bir çöp yığını bırakır.
Belli ki buranın son sakinleri aceleyle gitmek zorunda kalmıştı, belki de bir tipi anında. Yine de çay kutusunu kapatabilirlerdi. Ama ev temizliği, sonsuzun sanatı, amatörlere göre bir oyun değildir.
Yol boyunca herkes kendi yeteneğini topluluğun için paylaşır. Keşfettikleri yerlere, kendilerinden başka kimsenin bilmeyeceği şakacı isimler verirler, zira bu nihayetinde bir deneyimdir ve onun tadını esneklikle, gereksiz ciddiyetlerden arınmış bir yoldaşlıkla çıkarırlar. Doğa onlardan büyüktür. Onlar sahip olmaya değil, orada bulunmaya gelmişlerdir. Kar ve buzun ortasında kurdukları küçük barınakta birbirlerine kenetlenerek yaşarlar. Askerlere yasak olan homurdanmak onlara serbesttir. O sığınağın içinde resimler yapılır, enstrümanlar çalınır, yemek pişer ve sohbet büyür. Kızakları bizzat çeker, kilometrelerce yolu adımlarlar. Güney Kutbu'na, daha önce hiçbir kâşifin varamadığı o nihai noktaya ulaştıklarında, sonsuz aydınlığa bir işaret bırakıp bırakmamayı aralarında konuşurlar:
Bir tür işaret ya da anıt bırakmayı tartıştık: bir kar kurganı, bir çadır direği ve bayrak belki. Ama bunu yapmak için özel bir neden göremedik. Yapabileceğimiz her şey, olduğumuz her şey o korkunç yerde önemsizdi. (s. 222)
Yaptıkları tek şey, çadır kurup bir fincan çay demlemektir. Hiçbir şeyi ispat etmemenin, yalnızca orada olmanın hafifliğini yaşarlar. Bu ıssız coğrafya, kendilerinden önceki anlatılarda hep donarak ölme ve trajedi hikâyeleriyle anılmışken, onlar dondurucu soğuğun içinde yaşamı yeşertmeyi başarırlar: Sefer arkadaşlarından biri sağlıklı bir bebek dünyaya getirir. Böylece kadınların hiçbir şeyi kanıtlamadan ve tahakküm kurmadan çıktığı bu yolculuk eksiltmez; aksine çoğaltır. Çoğalarak, ayak izlerini bile geride bırakmadan evlerine dönerler:
Ama o zaman bile orada hiç iz bırakmadığımıza memnunum; çünkü bir gün, ilk olmak isteyen bir adam gelebilir, bıraktığımız izi bulabilir ve o zaman ne kadar aptallık ettiğini anlar ve kalbi kırılır. (s. 223)
Bu öykünün bugünkü hayatlarımıza fısıldadığı çok kıymetli bir mesaj var: Bilgiyle kurulan alternatif ilişki. Her bilme arzusu tahakküm kurmak, bilen özne ile bilinen nesne arasında hiyerarşik bir uçurum açmak zorunda mıdır? Doğaya duyulan merak onu dönüştürmek ve boyunduruk altına almakla mı meşru kılınabilir? Doğayla ve yaşamla hep bir savaş, hep bir fetih diliyle konuşmayı nereden devraldık?
Le Guin'in kurduğu bu alternatif evrende keşif incitmez, kırmaz ve mülk edinmez. Hiyerarşiyi değil yatay dayanışmayı, bakım emeğini, neşeyi ve imkânsızlıkların ortasında canlılığı büyütmeyi içerir. Doğayı mülk saymaz; onun karşısına tevazuyla çıkar.
Her başarı kayıtlara geçmek, her deneyim “veri”ye dönüşmek, her varoluş bir tahakküm ilişkisiyle tescillenmek zorunda değildir. Bazen sadece şahitlik edilir. Hırsların, sınırların ve gürültülü zaferlerin dünyasında belki de en radikal direniş; arkanda hiçbir iz bırakmadan, incitmeden geçip gidebilmektir.
Kaynakça
Le Guin, U. K. (2012). Rüzgârgülü: Gülün günlüğü (Ü. Altuğ, Çev.). Ayrıntı Yayınları.